Christine Mannina, Indianapolis'in ırk ve sınıf ayrımıyla yarılmış yoksul ve siyah semtlerinde 26 yıl cinayet dedektifliğinden sonra "ceza adalet"i altında kalmış "faili meçhul" dosyalar arasında podcastlarıyla çıktığı yeni yolculuğu bianet'e anlattı.
Polisiye meraklıları ve adalet peşinde koşanlara hitap eden yeni bir podcast dizisi yayında: Mannina'yla Cinayet.
Christine Mannina, Indianapolis Metropolitan Polis Departmanı'ndan emekli bir kıdemli dedektif. Ancak aslında hem emekli olmak için çok genç hem de faili meçhulleri aydınlatma inadından emekli olmuş sayılmaz. Dizinin yapımcısı ve ortak sunucusu Collin Grillo. İki kadın, Mannina'nın yürüttüğü eski soruşturmaların izini sürüyorlar. Geriye bakarak cinayet soruşturması üzerine söyleşiyorlar. Yaptıkları belki de ancak iki kadının dilinde olduğunda acılaşmayacak bir şey. Ama aynı zamanda medyanın gündemindeki yeni vakaları da ele alıyorlar.
Bu arada, emeklilik Mannina'ya faili meçhul dosyalar üzerinde araştırmacı olarak çalışmak için zaman ve fırsat sağlamış.
Bu söyleşi Maninna'nın meslek hayatı boyunca ülkesinde ve yurt dışında kazanmış olduğu popülariteden çok, şimdi girdiği yeni alanda, ırk, sınıf ve iktidar üzerinde yükselen eşitsizlik dünyasının köşe taşı adalet üzerindeki gizem örtüsünü kaldırmaya yönelen mütevazı, ama yenilikçi, bir senaryoya bağlı olmaksızın akan diyaloglardan oluşan bir Podcast dizisinin eş yaratıcısı olarak sergilediği beceriye odaklanıyor.
Yukarıdaki, Christine Mannnina'yla söyleşiye başlamadan önce hazırladığım tanıtımdı. Söyleşiyi bitirdikten sonra sonraysa, sadece şunu söyleyeceğim: Kurgulanmış dedektif hikayelerini unutun, işte size genç yaşta emekliliği seçecek kadar havalı bir dedektifin peri masalı: Hiç işiniz düşmesin tabii ama, sistemin üstüne basıp geçtiklerindenseniz, orada bir yerde başınıza geleni anlayacak ve deneyimini, olan bitenin üstünü kapatmaya değil, altındakini ortaya çıkartmaya yoğunlaştıracak birilerinin olduğunu bilmek iyi gelebilir.
* * *
Neden bu kadar genç emekli oldunuz?
Bu işi uzun zamandır yapıyorum. Çok genç başladım. Yani 26 yıldır kolluğun içindeydim. Şu anda dünyanın durumu polislik için biraz farklılaştı ve bir şekilde artık dışarı çıkma zamanının geldiğini hissettim. Yorulmuştum ve yeni bir yola koyulmak peşindeydim ve fırsat bir şekilde kucağıma düştü. Bu fırsatı değerlendirdim. Şu dönemde polislik çok tehlikeli. Yalnızca sokakta tehlikeli değil, ancak amirlerinizin ve kurumun kararlarınıza arka çıkmadığını hissediyorsunuz. Evet, asıl neden buydu.
Bu çok önemli bir nokta. Ama dedektifliği bırakmadınız...
Hayır, sanırım ne yazık ki her şeye bir detektif gibi yaklaşıyorum, altında ne var ona bakıyorum. Şu anda lisede öğretmenlik yapıyorum. Lise öğrencilerine ceza adaleti ve yasa uygulaması dersi veriyorum. Ancak podcastim ve çeşitli sosyal medya platformları üzerinden benimle faili meçhul dosyalarla ilgili iletişime geçiyorlar, bir yandan da bununla ilgileniyorum.
Özel okul mu?
Hayır, devlet okulu.
Bu tam size göre...
Öyle, gençleri seviyorum, insanlarla çalışmayı seviyorum ve onlar da yasa uygulamasıyla ilgililer. Ben de gidip onlara bunun nasıl bir şey olduğunu öğretmeye çalışıyorum.
Hiç kimse yataktan "bugün bir cinayet işleyeyim" diyerek kalkmaz
Bu podcastler aracılığıyla bir cinayet soruşturmasını teknik-kurumsal bir süreçten toplumsal meseleye dönüştürüyorsunuz. Bu yeniden yapılandırmanın izleyiciye bir can almanın ne olduğunu kavrama konusunda yol gösterdiğini düşünüyor musunuz?
Umuyorum. Podcast aracılığıyla olay yerine geldiğim andan başlayarak soruşturmanın son anına kadar her adımımı anlatıyorum. Dinleyiciyi veya izleyiciyi yakalamaya çalışıyoruz. Ancak, bir noktada izleyici bir şekilde beynimin içine giriyor ve ne düşündüğümü görüyor ve duyuyor, ta ki ben davayı çözmeyi deneyinceye kadar.
TV ve medya işiyse yalnızca bir şov, gerçekte olanın sadece bir parçasını gösteriyorlar ve olanın nasıl olduğunu göstermekte hiç de iyi bir iş çıkarmıyorlar. Bense her daim soruşturmayı sürdürürüm, özellikle şüphelilerle konuşurken hikayenin arkasındaki hikayeyi öğrenmek isterim. Çünkü her zaman böyle bir öykü vardır.
Soruşturduğum cinayetlere gelince, hiçbir zaman insanların o sabah birini öldürmeyi düşünerek uyandığı düşüncesinde değilim. Bu yüzden her zaman şu soruyu sorarım: Bu noktaya nasıl geldik ve neler olduğu sorusunun yanıtı buradadır. Son dakikaya, tetiği çektikleri ya da birinin canını aldıkları son dakikaya nasıl geldiler? Benim yapmaya çalıştığım bu.
Bir katil imgesi olarak Dexter hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bence bu televizyon programları insanları eğlendirmek için çekiliyor. Eğlence sunarken gerçek hayattan kesitler alıyorlar, ama gerçekte tam olarak öyle değil.
Dexter adaleti cinayet aracılığıyla sağlamayı meşrulaştırıyor mu sizce?
Evet, meşrulaştırmaya çalışıyor. Çoğu katil, yaptıklarını gerekçelendirmeye çalışır ama medya ve televizyon programları, bence, gerçekte nasıl olduğunu gösterme konusunda pek iyi bir iş çıkarmıyor ve bu, soruşturmalarımızda yargı aşamasında önümüze engel olarak çıkıyor. Çünkü insanlar orada televizyonda gördüklerini görmek istiyorlar ama gerçek hayattaki soruşturmalar öyle olmuyor. Bu bize çok zarar veriyor.
Podcast dizisinin bölümlerinden birinde, bir cinayetin bir anda, çok çok kısa bir sürede gerçekleştiğini anlatıyorsunuz. O korkunç anın arkasını araştırırken üstlendiğiniz zihinsel yükü, o yolculuğu bize anlatabilir misiniz?
Bir aileye sevdiklerini kimin öldürdüğünü bulmaları için yardım etmeye çalışırken işin içine duygularını katmadan edemiyorsun. Ve ne yazık ki, bu cinayet vakalarının çoğu aptalca bir şey yüzünden oluyor ve çok çabuk gerçekleşiyor. Bir başka gerekçe de Amerika Birleşik Devletleri'nde silaha erişimin çok kolay olması. Bu kadar çok insanın silah taşıdığı bir yerde bir tartışma çıktığında sonuç cinayet olabiliyor.
Olay yerine gidip can kayıplarıyla karşılaşmanız ve o gerilimi yaşamanız bir gerçektir. Kurbanla ve ailesiyle aranızda duygusal bir bağ oluşur ve kendinizi onu çözmeye adarsınız. Bu soruşturmalar zaman alır. İlk andan, ilk tutuklamadan duruşmaya kadar çok zaman geçer. Böylece onların arzuladığı adalete kavuşmalarını sağlamaya çalışırken ailelerle duygusal bağ kurarsınız. Onlar, birinin sevdiklerini öldürmekten sorumlu tutulmasını isterler.
Yani, ödenen tüm bu bedel ve yap-boz parçalarını bir araya getirmeye çalışmak merak uyandırıcı -"eğlenceli" kelimesini kullanmaktan nefret ediyorum-, ama bu ilginç ve bir bakıma beni yap-bozu çözmeye zorluyor, çünkü nihayetinde, yapmak istediğim şey onlara biraz huzur sağlamak, "işte cinayeti çözdüm, sevdiğinizi sizden alan kişi hapse giriyor" diyebilmek.
Sanık aileleri de çok acı çeker
Ve kendinizle zihinsel oyununuz ve yap-bozla uğraşmanız sonunda parçaları birleştirir. Böylece kurbanın ailesine karşı görevinizi yerine getirirken sanığı mahkemede mahkûm ettirirsiniz.
Ama, genellikle pek konuşulmayan şey, bu durumdan sanığın ailesinin nasıl etkilendiğidir. Çünkü şimdi de onlar aile fertlerinden birinin bir başkasını öldürüp tutuklanmış olması gerçeğiyle baş etmek zorundadırlar. Bu da sanığın ailesi için bir kayıptır ve genellikle pek gösterilmez. Yani cinayet eylemi çok fazla insanı birden etkiler. Kurbanlar, aileleri ve arkadaşları, şüpheliler, sanıklar, aileleri, arkadaşları, yaşadıkları topluluk, iş arkadaşları var.
Burada çok büyük bir bedel söz konusu ve ailelere biraz olsun huzur ve adalet sunma işindeki küçük rolümü çok ciddiye alarak oynadım. Kişisel olarak bunun o kadar yıpratıcı bir bedeli vardı ki, bu yüzden erken emekli oldum. Şahsen, iyi bir iş çıkarmak için, her zaman işte olmam ve bulabildiğim her ipucunun peşinden gitmem gerektiğini hissediyordum. Buna karşılık kişisel yaşamınız yoldan çıkıyor ve dostluklarınız yok oluyor. Dengeyi bulmak çok zordu ama pişman değilim.
Kurbanların önceliğini medya belirliyor
Netflix'ten sonra sizin ve Colleen'in Podcast'ini keşfettim. Polislik çalışmanızın ve bir dedektif olarak profilinizin Netflix'in gösterdiğinin ötesinde olduğunu fark ettim...
Görmezden gelinen ya da medyadan hak ettiği ilgiyi görmeyen toplum kesimleri var. Bunlar süprülüp atılıyor, çünkü ülkenin her yerinde büyük kentlerde her gün cinayetler gerçekleşiyor. Biliyorsunuz ki, o vakalar da herkesinki kadar soruşturulmayı hak ediyor, oysa hangisinin daha çok vurgulanacağını medya seçiyor.
Biz bu şekilde unutulmuş vakalar üzerinde duruyoruz daha çok. Fark etmiş olabileceğiniz gibi şovlarda görünenler dışında medya ilgisinden yararlanamayan çok geniş kesimler var. Buralarda medyanın ele alsa çözümüne yardımcı olabileceği pek çok vaka var. Gabby Patito davasına bakarsanız, bütün dünya öldürülen bu güzel genç kadınla ilgileniyordu. Herkesin dikkati buradaydı. Oysa vakaya bakar bakmaz şüphelinin onu öldürdüğünü biliyordum.Demek istediğim: Bu çok açıktı, ama insanlar durmadan arıyor ipucu vermeye uğraşıyorlar, herkes olayın bir parçası olmak istiyordu.
Ama ülke genelinde Amerika Birleşik Devletleri ya da başka ülkelerde kimsenin haberdar olmadığı faili meçhul vakalar var. Neden medya o kurbanı seçiyor da başkasını seçmiyor? Buna benzer başka bir çok soru da sorabiliriz. Bence bu genel olarak bütün insanlara karşı ve açıkçası, adalet isteyen ailelere karşı bir adaletsizlik. Birinin bu insanların davalarına önyargısızca bakması ve çözmesi gerek. Demek istediğim, bunun için para alıyoruz. Bizim işimiz bu. Kurbanları seçemeyiz, bir kez öldürüldüler mi, nereden geldikleri veya nasıl göründükleri önemli değil, onlar artık bizim kurbanlarımız.
Televizyon dünyası dedektif ve faili meçhul cinayet imajını ve kavramlarını tüketti. Sizce tüm bu medya ilgisi ortaya gerçeğe uygun bir görüntü çıkardı mı? Medya aracılığıyla inşa edilen bu yerleşik ve önceden belirlenmiş dedektif imajını aşmayı nasıl başardınız?
Kadınlar bu meslekte pek az, ve bu yüzden kadın dedektifler aslında o kadar çok tasvir edilmiyor. Bazen gayet iyi bir iş çıkardıklarını ve bazen de işin altından kalkamadıklarını düşünüyorum.
Bütün olarak bakıldığında şüphelileri dövdüğümüz ya da kötü muamele ettiğimiz düşünülüyor ama ben hiç kimseye kötü davranmadım. Bence, gerçeği elde etmek zor bir şey ve medya soruşturmanın büyük bölümünü, bu noktaya gerçekten nasıl geldiğimizin ayrıntılarını gözden kaçırıyor. Detektiflerin çok az zamanları oluyor ve soruşturmanın o kısa süresinde olayın can alıcı noktasına ulaşmaları gerekiyor. Belki de sonunda ulaşıyorlar.
Tamam, medya harika bir şey yapmıyor ama o kadar korkunç da değil, ve bir bakıma tamam, bazı şeyleri başarıyorlar. TV şovları gibi, diziler de bazı konulara parmak basıyor ama çok şeyi de kaçırıyorlar.
Aynı şey dedektifler için de geçerli. Kendimden örnek verecek olursam, detektifler çoğu kez gerçekte oldukları ölçüde konularına bağlı olarak tasvir edilmiyorlar. Çünkü şubeden çıkınca, vakadan da çıkmış olmazsınız. Demek istediğim, eve gittiğimde vakayı düşünmüyorum diye bir şey olmaz. Sürekli davayı düşünürsünüz. Bu gündelik yaşamınızın bir parçası olur, çünkü onunla o kadar haşır neşir olursunuz ki, bu çok karışık bir iş.
Boşanma oranlarının yüksekliği, içki düşkünlüğü ve bir sürü kötü alışkanlıklar da buna dahil. İnsanlar stresle farklı biçimlerde baş edebiliyor ve açıkçası özel hayatınız da sürekli dışarıda olduğunuz için bundan etkileniyor. Bir doğum günü partisinde bir ipucu bulunduğu haberini alınca hemen gitmeniz gerekir, değil mi?
Bu yüzden medyadaki detektif imajıyla o kadar sorunlu değilim. Sevmiyorum ama nefret de etmiyorum. Biraz ortadayım. Bazı şeylere iyi dokundular. 90'larda NYPD Blue bence tüm televizyon programları içinde en iyisiydi. Çok isabetli olduğunu düşünüyorum. Bunun kişisel yaşama nasıl yansıdığını gerçekten tasvir etmekse çok zor.
Kendi hayatında kendi sorunlarını yaşarken, işe gitmek ve başkalarının sorunlarıyla uğraşmak zorunda olmak, ve bu ikisini dengelemeye çalışmak zordur. Bunun gerçekten gösterildiğini sanmıyorum. Eninde sonunda dedektiflerin ve polis memurlarının yüzde 99'u işini yapıyor. Gerçekten, hepsi işlerinin gereğini yapar ama işi batıran yüzde bir nedeniyle güvenilemeyecek kişiler olduğumuz imgesine büründürülüyoruz. İnsanlara, bu işe girme nedenimizle hiçbir ilgisi olmayan bir biçimde gösterilyoruz. Bu kısım gerçekten korkunç.
Medya, görevlilerin doğru olanı ne kadar çok yaptığını, ne kadar çok hayat kurtardığını veya bir gencin hayatını nasıl değiştirdiğini göstermez. Bunu asla görmezsiniz. Ama kötü bir şey yapan bir görevliyi defalarca, defalarca görürsünüz. Birçok medya çalışanına "benimle dışarı çıkıp sekiz saat boyunca araçta vakit geçirin, bizim ne yaptığımızla ilgili bütün düşünceleriniz yerle bir olur," demişliğim var. Medya henüz bunu yakalamaktan uzak.
Faili meçhul detektifi olmak nasıl gidiyor?
Biz faili meçhul vakalar için "soğuk vaka" diyoruz, ve ilgilendiğimiz vakalar hakikaten o kadar soğuk ama onları yeniden ısıtma arzusu da içimde hala yanıyor. Çünkü çoğu vakanın çözülebilir olduğunu düşünüyorum, ama henüz kaldırılmamış olan o bir taşı bulmanız ve kaldırıp altına bakmanız gerekiyor ve bu çaba gerektiriyor, zaman alıyor ve bu da dedektifler için adanmışlık gerektiriyor. Oysa, çok meşgulüz ve "soğuk" denilen vakalar, çok çabuk "soğuyor", çünkü üstünde çalışmamız gereken başka bir vaka çıka geliyor.
Dünya çapında çok fazla "faili meçhul dava" dedektifi yok, yalnızca kapanmış dosyalarla uğraşmak çok zor, çünkü gerçekten çok "soğuklar" ve biraz kıpırdatmak çok çaba gerektiriyor. Bu da bende merak uyandırıyor. Hiçbir şey yapamasam bile, bir vakayı kurcalayabilirim, ve biraz gayret, biraz şansla ilerleyebilirim ve biraz çalışmayla uzun bir yol alınabilir.
Cinayeti toplulukla kurduğunuz iyi ilişkiler çözer
Faili meçhul dosya araştırmacısı olarak kollukta çalıştığınız döneme göre daha az kaynak ve araca sahip olmanız çalışmanızı nasıl etkiliyor?
Emekli olmak farklı bir durum çünkü ne yazık ki polisler pek bilgi paylaşmaz ve girebildiğim tüm bilgisayar programlarından uzaklaştığım için bu beni bir dereceye kadar engelliyor.
Ama benim yaptığım olay yerine gidip insanlarla ve kurban aileleriyle ilişki kurmak ve bunu yapabilmek bence şubedeki kaynaklara sahip olmaktan bile daha önemli. Çünkü hep söylediğim ve söyleyeceğim gibi vakayı çözecek olan olayın içinde gerçekleştiği topluluktur. Benimle bir ilişki kuracaklar ve bana güvenecekler ve sonra bana bilgi vermeye başlayacaklar.
Yani sonuçta polis eğer bu topluluklara girebilir ve insanlarla konuşabilir ve bir tür güven ve bağlantı kurabilirse bir sonuca varabilir. Ülkedeki her polis birimi bana erişim izni veriyor ama ne yazık ki, görevliler ve dedektifler çok ego sahibi ve yardımcı olmaya çalışan birine bilgi vermekte pek de iyi değiller. Göreceğiz tabii.
Bu benim için yeni bir alan. Hala bağlantılarım var, hala pek çok insan tanıyorum, ama içeri girip "bu vakaya bakmak için bana fırsatı verin, çünkü çözülmemişti" dersem pek çok polis departmanı "evet, biz iyiyiz, gerek yok" filan der.
Peki ne zamandan beri düzenli olarak faili meçhul dosyalar üzerinde çalışıyorsunuz?
Sanırım şu anda yapabildiğim kadar yapıyorum ama aynı zamanda televizyon dizilerini ağa sokabilmek için çabalıyoruz, öyle olursa tam zamanlı da yapabilirim. Bu yüzden bir nevi öğretmenliği dengeliyorum ve ardından podcastimi yapıyor ve faili meçhullere bakıyorum. Yani, epeyce meşgulüm.
Ama bence nihai amaç, bir "'faili meçhul' şovu yapalım, soğuk vakaları ısıtalım ve öne çıkaralım fikrinin ötesine geçecek bir ağ kurmaya çalışmak. Sadece beyaz banliyölerin değil, tüm insanların kendi vakalarını kamera karşısına, dünyanın karşısına taşıma, onları çözmeyi deneme hakkı var.
Ve nihai hedef bu, öğretmenlikten emekli olabilmek, fikrimizi destekleyecek bir ağ kurmak. Bu yalnızca vakaların da ötesinde, onlardan daha büyük bir şey. Etkilenen topluluklar, sanıkların aileleri, kurbanların aileleri...
Suçun insanlarda merak uyandırdığını, yardımcı olmak istediklerini düşünüyorum, biz de bir TV'ye dönüştürmek üzere bu ilgiyi bir ağda toplamayı düşünüyoruz. Bu televizyon şovunda ben ve topluluklar bir araya gelerek faili meçhul vakaları çözmeye çalışacağız. (NZK/ AEK)
Galatasaray Üniversitesi'nde felsefe yüksek lisansı yaptı. 2012'de Sorbonne Paris 1 Üniversitesi'nde felsefe doktorasını tamamladı. 2003-2004 arasında Cumhuriyet Pazar'da, 2004'te kısa bir süre BirGün gazetesinde çalıştı....
Galatasaray Üniversitesi'nde felsefe yüksek lisansı yaptı. 2012'de Sorbonne Paris 1 Üniversitesi'nde felsefe doktorasını tamamladı. 2003-2004 arasında Cumhuriyet Pazar'da, 2004'te kısa bir süre BirGün gazetesinde çalıştı. 2007-2008 arasında bianet'te çocuk ve kadın haberleri editörlüğü yaptı. Koç Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi'nde ders verdi. Felsefe ve yazı çalışmalarına devam ediyor.
Hak odaklı, çok sesli, bağımsız gazeteciliği güçlendirmek için bianet desteğinizi bekliyor.
Komedyen Mo Amer, Batı'nın tüm inkârı ve ambargosuna rağmen “Mo” dizisiyle Filistinli bir aileyi tüm insani boyutlarıyla anlatan bir dizinin başrolünde yer alan ilk Filistinli-Amerikalı oldu.
“7 Ekim’den sonra her şey dramatik biçimde değişti. Ama dizinin ele aldığı temel meseleler aslında aynı kaldı. Sadece, olayların ölçeği korkunç bir seviyeye ulaştı. Aşırı politik bir söyleme girmek yerine, dizinin kendi kendini anlatmasına ve sanatın işini yapmasına izin verme fırsatımız vardı, biz de bunu yaptık.”
Filistinli-Amerikalı komedyen Mo Amer'ın hayatından esinlenen yarı otobiyografik komedi-drama dizisi “Mo”nun yürütücü yapımcılarından Harris Danow –aynı zamanda İsrail destekçisi bir ailede büyüyen bir Yahudi– LA Times’a verdiği demeçte böyle diyor.
Ocak 2025’te ikinci sezonu yayınlanan Netflix yapımı dizi, Amer’ın canlandırdığı Mo (Muhammed) Najjar ve ailesinin Teksas'ın Houston kentinde hem ABD’de hem de hayatta tutunma çabasını anlatıyor. Mo, ailesini geçindirmeye çalışıp her türlü işe el atarken iki kültür, iki dil ve süregelen iltica başvurusu arasında sıkışıp kalıyor.
Dizinin başrollerinde Amer’ın yanı sıra, Farah Bsieso (anne Yusra Najjar), Omar Elba (ağabey Sameer Najjar) ve Teresa Ruiz (Mo'nun partneri Maria) yer alıyor. Amer ile birlikte dizinin yaratıcılarından biri ise tanıdığımız ve İsrail protestolarında dünyaya meydan okuyan bir isim: Ramy Youssef.
Tıpkı “Mo” gibi yarı otobiyografik bir yapım olan “Ramy” (2019) de, New Jersey'de yaşayan Mısırlı-Amerikalı Müslüman Ramy Hassan’ın (Ramy Youssef) kimlik arayışını, ailesiyle ilişkisini ve inancı ile modern yaşam arasındaki sıkışmışlığını ele alıyordu. Bu bağlamda “Mo” ve “Ramy”nin pek çok ortak yanı olduğu söylenebilir; özellikle ırkçılığa zekâları ve dolayısıyla mizahlarıyla direnen iki karakteri ve güçlü anne figürleri ile.
Yazının bundan sonrası diziye dair sürpriz gelişmeler içerebilir.
Filistin, Kuveyt, ABD
Filistin'den Kuveyt'e, oradan da ABD'ye göç eden Najjar ailesi, baba Mustafa Najjar'ın vefatından sonra ondan kalan ev ve bir miktar para ile hayatını idame ettirir. Ailenin en küçük çocuğu olan Mo da ailesine destek olmak için bir telefoncuda çalışmaktadır. Ancak ABD'de vatandaşlık statüsü olmadığı için her an sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya kalan Mo, bir süre sonra işsiz kalır. Bu noktadan sonra farklı işlerle ailesine destek olmaya çalışırken, ABD'de kalabilmek için yasal bir süreç de başlatır. Buradaki Filistin komünitesinden büyük destek gören Mo, Filistinli avukatının yoğun iş yükü nedeniyle İsrailli bir avukatla çalışmaya başlar. Başlangıçta annesi Yusra, avukata karşı önyargılı olsa da avukat, işini özveriyle yapmanın yanı sıra politik olarak da Najjar ailesinin destekçisidir. Örneğin Mo, babasının gözaltında ağır işkencelere maruz kaldığını yeni avukatı aracılığıyla öğrenir. Mo'nun geçmişe dair anıları, Filistinli politik-mülteci bir ailenin karşılaştığı zorlukları adım adım izleyiciye anlatır. Ancak belki de dizinin en büyük başarısı şurada saklı: Sizi ağlatırken bir anda güldürebilir.
Dizinin ilk sezonu izleyiciyi neredeyse bir kâbusa hapseder. Annesinin “1947” (Filistinlilerin şiddet kullanılarak yerlerinden edildikleri Nakba’dan bir önceki yıl) adını verdiği zeytinyağını üretebilmesi için Mo, yine bir dizi işlere girişir ve bu esnada Meksika kartellerinin eline düşer ve kendini bir anda Meksika’da, falafelli taco yaparken bulur. Altı ay süren bu zorunlu göç, Mo’dan birçok şeyi eksiltir. Çok sevdiği Maria’dan ayrı düşmesi de buna dahildir.
7 Ekim
Dizinin ikinci sezonu ise bizi 7 Ekim 2023 Filistin-İsrail Savaşı’na doğru sürükler. Bu çerçevede, ikinci sezonun belki de en etkileyici anları, Yusra’nın Filistin'den gelen haberlerin döngüsüne kapılması. Yusra, İsrailli yerleşimcilerin halkına uyguladığı zulmü haberlerden takip etmeyi bir “borç” olarak görür ve bu trajediyi anbean takip etmeyi, halkının yaşadığı acıyı hissetmenin belki de tek yolu gibi düşünür. Kızı Nadia, bir müddet sonra annesine müdahale ederek “Yaşamak zorundayız. Biz Filistinliler, acımız ve ıstırabımızdan daha fazlasıyız. Filistin, bizim mutluluğumuzla da yaşar,” der. Bu müdahale sonrası görece daha sakin bir suda yüzmeye başlayan Yusra, çocuklarını da yanına alarak her zaman gururla bahsettiği topraklarına, Batı Şeria’da Nablus’a bağlı Burin köyüne gider. Burada büyük ailesiyle bir araya gelen Najjarlar, sömürgeciliğin şiddetinden ve yarattığı travmadan tarihlerine ve topraklarına sığınır.
Burada şu detaya yer vermek mühim: Amer, Variety’ye verdiği bir söyleşide, dizinin Burin bölümünün Mayıs 2024’te, yani savaşın yedinci ayında çekildiğini ve bu süreçte Batı Şeria’da bulunmanın neredeyse imkânsız hale geldiğini belirtiyor. Ancak Amer’ın deyimiyle, “çok fazla yaratıcılık kullanarak” Burin, Beytüllahim ve diğer Batı Şeria kasabalarında dış mekân çekimleri yapabilmek için yerel bir kamera ekibi tutularak uzaktan denetim sağlanmış. Filistin’deki sahnelerin iç mekânları Malta’da çekilmiş olsa da, çoğu manzara gerçek yerlerde kaydedilmiş: “Ailemizin geldiği köyü ve büyükbabamın evini gösterebilmek, asla unutulmayacak bir şey. Neyse ki, sonsuza kadar ölümsüzleşti.”
Öte yandan dizi, tüm bu ağır anlatının içinde de mizahı asla elden bırakmıyor. İsrailli yerleşimcilerin işgali ve izledikleri yöntemler bile aile içinde alay konusu oluyor. Ancak bir yandan da, aile zeytin hasadındayken gelen ağaç kesim sesleri, yerleşimcilerin yıkıcılığının boyutunun ne kadar büyük ve karmaşık olduğunu izleyiciye tekrar tekrar hatırlatıyor. İsrail askerlerinin gözetiminde her türlü şiddet eylemine başvuran yerleşimcilere rağmen, belki de yaşamları boyunca en güzel anlarını geçiren aile, ne yazık ki 6 Ekim 2023’te ABD'ye dönmek üzere havaalanına gidiyor ve burada çıplak aramaya varana dek kötü muameleye maruz kalıyor. Nihayetinde aklımızda kalan ise baba Mustafa Najjar’ın kırılmasına rağmen gülerek dans ettiği eski kaset ve Mo’nun dirençli gülümsemesi oluyor.
Filistinliler, dünya genelinde hüküm süren ambargo ve devletlerin riyakâr politikaları nedeniyle Batı medyasında yıllarca görünmez kılındı. Filistin’in varlığının dahi sorgulandığı Batı medyasına ve dizi-sinema sektörüne rağmen Amer, bir ilki gerçekleştirdi. Filistinli bir aileyi tüm insani boyutlarıyla anlatan ve bunu yaparken sömürgeci İsrail devletinin kültürlerini ve yemeklerini nasıl “çaldığını” güçlü ve komik bir şekilde ele alan bir dizi yaratarak, başrolünde yer alan ilk Filistinli-Amerikalı oldu. Şimdi DJ Khaled ve Gigi ve Bella Hadid'den sonra, şehirdeki en ünlü Filistinli!
İlgilisine notlar:
Dizinin üçüncü sezonunun gelip gelmeyeceği belirsiz, çünkü Netflix 7 Ekim'den sonra dizinin finalini yaptığını ve bu kararı geri almayı düşünmediğini duyurdu.
Dizi kadar konuşulan müziklerini dinlemek için aşağıdaki listeyi takip edebilirsiniz.
bianet LGBTİ+ haberleri editörü. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu. 2019 yılından...
bianet LGBTİ+ haberleri editörü. "1 Mayıs 1977 Kayıplarını Yakınları Anlatıyor/1 Mayıs 1977 ve Cezasızlık" dosyasını hazırladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu. 2019 yılından beri "Küba" isimli köpekle ev arkadaşı.
"Devlet Tiyatroları, iktidara hizmet eden bir kurum haline geldi"
Tiyatro emekçisi Beste Begüm Yiğit, “Devlet Tiyatroları’na yapılan fahiş zam, kültürel alanın piyasalaştığı ve sanatın bir ayrıcalık haline getirildiğinin kanıtı,” dedi.
"Siz Ne Dersiniz" oyunundan bir sahne. (Fotoğraf: Devlet Tiyatroları/Facebook)
Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde, Tamer Karadağlı’nın genel müdür olarak görev yaptığı Devlet Tiyatroları’ndaki oyunların bilet fiyatlarına, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde yüzde 371’e varan oranda zam yapıldı.
Devlet Tiyatroları, bilet fiyatlarını kategorilere ayırarak zam uyguladı; en düşük zam oranı yüzde 71, en yüksek zam oranı ise yüzde 371 olarak belirlendi.
2 Nisan’dan itibaren geçerli olacak zamla birlikte, indirimli bilet fiyatı 120 liraya, tam bilet fiyatı ise 200 liraya yükselecek. Ayrıca bazı oyunlarda birinci kategori indirimli bilet fiyatı 520 liraya, tam bilet fiyatı ise 700 liraya kadar artacak.
Kültür Sanat-Sen, Devlet Tiyatrosu Sanatçıları Derneği (DETİS) ve sanatçılar, yapılan zamlara tepki gösterdi.
DETİS, zamların “Evinizde oturun ve televizyon seyredin,” anlamına geldiğini belirtirken; Kültür Sanat-Sen ise “İşçi ve memurlar için hedeflenen enflasyon baz alınarak yapılan maaş zamları, devlet tarafından sunulan mal ve hizmetler için uygulanmamaktadır,” açıklamasında bulundu.
Oyuncu Veda Yurtsever ise sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “DT’nin kuruluş amacı ‘halka ucuza sanat’ ulaştırmaktır. Alınan bu karar tamamıyla aslını inkârdır,” ifadelerini kullandı.
Tiyatro emekçisi Beste Begüm Yiğit, Devlet Tiyatroları’ndaki bilet fiyatlarına yapılan zamları bianet’e değerlendirdi.
“Kültürel alanın piyasalaşmasının kanıtı”
“Devlet Tiyatroları’na yapılan fahiş zam, kültürel alanın piyasalaştığı ve sanatın bir ayrıcalık haline getirildiğinin en güzel kanıtlarından biri,” diyen Yiğit, zam kararının yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik bir hamle olduğunu vurguladı.
Yiğit, Devlet Tiyatroları’nın sanatı halka ulaştırma misyonunu yerine getirmediğini belirterek şöyle konuştu:
“Zaten iktidara yakınlığıyla da bilinen Devlet Tiyatroları Genel Müdürü’nün amacının, hizmet ettiği zümrenin kârını düşünmek ve bu hizmeti sağlayabilecek kendi kadrolarını kurmak olduğunu görüyoruz.”
Tiyatroyu, toplumsal bilinç oluşturmanın, halkı düşündürmenin ve iktidarı sorgulamanın en güçlü yollarından biri olarak tanımlayan Yiğit, bu zamlarla birlikte, Devlet Tiyatroları’nın “iktidara hizmet eden bir kurum haline geldiğini” belirtti.
*Beste Begüm Yiğit
“Tiyatronun geniş kitlelere ulaşması istenmiyor”
“Sistemin en büyük korkularından biri, halkın sanatı yalnızca bir eğlence aracı olarak değil kendi bilincini geliştiren bir mücadele sahası olarak görmesi,” diyen Yiğit, iktidarın bu nedenle tiyatronun geniş kitlelere ulaşmasını istemediğini belirtti:
“Tiyatronun geniş kitlelere ulaşması, düzenin menfaatleriyle doğrudan çelişir. Halkı bilinçlendirecek her türlü araç, bu düzen için tehlike barındırıyor. Hem düzenin sürdürülebilirliği hem de sermayenin kârı açısından.”
Sermayenin denetimine giren sanatın yaratıcı üretimi kısıtlayacağını ve sansür mekanizmasını devreye sokacağını belirten Yiğit, ayrıca sanatın sistemin devamlılığını koruyacak bir propaganda aracına dönüşeceğini ifade etti.
“Alternatif ve bağımsız sahneler desteklenmeli”
“Sanatın piyasalaştırılması denince akla özel tiyatrolar da geliyor elbet,” diyerek sözlerini sürdüren Yiğit, “Günümüzde çok fazla özel tiyatro var. Bu özel tiyatroların bir kısmı, açık olalım, sermayeye hizmet ediyor. Diğer kısmında ise sanatsal üretimde bulunmak isteyen ve Devlet Tiyatroları’nda kendine yer bulamayan veya bu kurumda yer almak istemeyen kişiler var,” diye konuştu.
Yiğit ayrıca, bağımsız tiyatroların bugünkü sistemde ayakta kalmak için sürekli mücadele vermek zorunda olduğunu belirterek şunları kaydetti:
“Devlet Tiyatroları’na yapılan zamlar kadar, özel tiyatroların ekonomik çıkmazının da farkında olmamız gerekiyor. Bu döngüyü kırabilmenin yolu ise, sanatı yalnızca estetik bir mesele değil, politik bir mücadele alanı olarak görmekten geçiyor.
“Kolektif dayanışma ağlarıyla yan yana gelmek şart”
“Tiyatroyu savunmayı, halkın mücadelesinin bir parçası haline getirmek ve bu mücadeleyi sokağa taşımak, bugün Devlet Tiyatroları’nın karşısında durmanın en etkili yolu.”
Halkın sanata ulaşabilmesi için alternatif ve bağımsız sahneler açmalı, burada üretmeye devam etmeli ve sermayeye alan açmadığımızı göstermeliyiz. Ayrıca bu tür kâr odaklı kararlara karşı kolektif dayanışma ağlarıyla yan yana gelmemiz şart. Bunu sadece tiyatroya gönül vermiş oyuncularla, yönetmenlerle, yazarlarla değil; toplumun bütünüyle birlikte yaparsak, sistemin bize reva gördüğü koşulları değiştirebiliriz.”
Anadolu Üniversitesi'nde gazetecilik eğitimine devam ediyor. Ekoloji, kadın, işçi ve öğrenci hakları üzerine çalışıyor. Çağdaş Gazeteciler Derneği üyesi.