Toplumsal Cinsiyetin Antropolojisi

Tayfun Atay'ın Çin İşi Japon İşi'nde toplumsal cinsiyet rollerinin kadın üzerinde oluşturduğu baskıyı ve tahakkümü kesinlikle küçümsemeden ve göz ardı etmeden, meseleye bir de diğer tarafından bakıyor.

Toplumsal cinsiyet meselesinin memleketin oldukça netameli alanları arasında yer aldığı hepimizin malumu. Ancak mesele, özellikle son zamanlarda bireysel hakların bir nebze daha iyi anlaşılmaya ve yaşanmaya başladığı ve bu doğrultuda kamusal alandaki muhalefet pratiklerinin de arttığı düzlemlerle daha çok konuşulur hale geldi. Yalnız yine de sorunun farkında olmak ve meseleyi daha çok konuşabilmek, bizim coğrafyamızda yeterli olmuyor. Zira hala önemli bir yol katedilemediği gibi, toplumsal cinsiyet denince sadece kadın meselesinin hafızalarda canlanıyor olması da cabası…

Kadın meselesi toplumsal cinsiyet düzleminin, hâlâ ciddi önlemler ve çözümler getirilememiş farklı kollarından biri. Aslında biyolojik olarak edindiğimiz cinsiyetlerimizden farklılaşarak, kültürel anlamda yaşadığımız ya da yaşamaya kodlandığımız/zorlandığımız cinsiyet rolleri tam olarak bu meselenin özünü oluşturuyor. Dolayısıyla bir şekilde sürekli “kanayan yaramız” haline gelen kadın meselesinin yanında, kamusal alanda da ciddi oranda göz ardı edilen eşcinsel ve transların hayatları pahasına korumaya çalıştıkları benlikleri, bu toplumun başat sorunlarından.

İşte Tayfun Atay da İletişim Yayınları’ndan çıkan Çin İşi Japon İşi: Cinsiyet ve Cinsellik Üzerine Antropolojik Değiniler başlıklı kitabında, bildiğimiz cinsiyet ve cinsellik kavramlarına kendi gündelik hayat pratiklerinden yola çıkarak, antropolojik temelli bir açılım getiriyor. Atay’ın kitabı aslında ilk olarak 2012 yılında yayımlanmış. Yazar, kitabın büyük akademik iddialarla çıkmadığını ve fakat hatırı sayılır bir akademik ilgi görmesinden dolayı 2017 yılında yapılan ikinci baskıda kitabı bir yeniden yapılandırma sürecine gittiğini belirtiyor. Bu bağlamda, kitabın akademik amaçlı işlerlik kazanmasına yönelik taleplere cevaben bir giriş yazısı yazdığını ve iki baskı arasında geçen beş yılda kaleme aldığı yazılarını da kitaba eklediğini ve neticede ikinci baskıyı beş bölüme ayırarak, derdini daha rahat ve açık seçik bir şekilde anlatabildiğini ifade ediyor.

Toplumsal cinsiyet meselesi üzerine gerek kendi ilgi alanım gerekse de akademik çalışmalarım vesilesiyle naçizane ilgilenen biri olarak, Atay’ın kitabının girişten sonraki ilk bölümü olan “Erkeklik” kısmı oldukça ilgimi çekti. Atay bu bölümde, kültürel olarak dayatılan toplumsal cinsiyet rollerinin kadın üzerinde oluşturduğu baskıyı ve tahakkümü kesinlikle küçümsemeden ve göz ardı etmeden, meseleye bir de diğer tarafından bakıyor. “‘Erkeklik’ en çok erkeği ezer” diyor ve bunu antropolojik araştırmalar ve bir kısmına Türkiye özelinde tanık olduğumuz, dünyadaki farklı topluluklara da yansıyan örnekler üzerinden çarpıcı bir şekilde anlatıyor.

Bu noktada benim okur olarak en çok ilgilendiğim noktalardan biri, kadınlık ve erkeklik rollerinin kültürel olarak insanlara “dayatılan” haller olduğu ve dolayısıyla tüm bunların kültürden kültüre farklılık gösterdiği/gösterebileceği; buna karşın kendini “modern” hatta “post-modern” olarak tanımlayan insan toplumu olarak teknoloji çağında yaşayan bizlerin “yerli” ya da “geri kalmış” olarak nitelendirdiği toplumlarda bizdekinden çok daha eşitlikçi bir yapılanmanın olduğu ve bunların akademik araştırmalar ile okura gösterilmesi oldu.

Erkeklik, yukarıda da değindiğim gibi aslında belki de toplumsal cinsiyet meselesinin kökeni olmakla birlikte gerçekten üzerinde çok da durulmayan bir kavram. Atay’ın tam da bu noktada yaptığı bence en büyük katkı, erkekliğin kadınların cinsiyetine yönelik dışarıdan bir baskı olması iken, erkeklerin “benliğine” yönelik içeriden bir baskı olması fikri olabilir. Yazar, bu doğrultuda birçok erkeğin ataerkil kodlara uyum sağlayarak “makbul erkek” sınıfına dahil olabilmek adına duygularını ve aslında sahip oldukları şefkatlerini baskıladıklarını ifade ediyor. Zira “erkekliğin oluşması sosyal bir süreçtir. Dişiliğin tersine erkeklik, verilir. Bağışlanan bir şey olduğu için geri de alınabilir.”

Atay, devam eden bölümlerde konuyla bağlantılı bir şekilde kadın meselesine, cinsellik, cinsiyet ve din meselesine, son olarak da eşcinsellik üzerine değiniyor. Kitabın son bölümü olan “Eşcinsellik” de en az “Erkeklik” bölümü kadar etkileyici. Bu noktada özellikle İslam’ı ve diğer dinleri referans göstererek eşcinselliği bir “hastalık”, “düzeltilmesi gereken bir bozukluk” olarak görenlere ve bu şekilde ifade edenlere, yine aynı referanslar aracılığıyla çok net cevaplar veriyor. Bu noktada Müslüman eşcinsel hareketi olan Al-Fatiha’dan ve Hindistan’da “Batılı”lar tarafından cinsel bir topluluk olarak görülen Hicrelerin aslında dinsel bir topluluk olduğundan örnekler vermesi son derece zihin açıcı… Son olarak, Türkiye’den tesettürlü bir transla yaptığı söyleşiyi aktarışı, okurun “coğrafyanın kaderi” ile bir kez daha yüzleşmesine olanak sağlıyor.

Atay’ın çalışması kendisinin de üzerinden durduğu gibi, ağdalı bir akademik dili olmayan ve fakat yeri geldiğinde Foucault’lara, ikinci dalga feminizme, Freudyen teorilere “selam çakan” bir kitap. Dolayısıyla meselenin özüne daha iyi inilebilmesi için, “okuyucusu bol olsun” temennisini en kalbi hislerimle paylaştığım bir çalışma. Neticede “erkeklik” çok önemli, neme lazım kaybetmemek gerek! (PMM/ÇT)


İstanbul - BİA Haber Merkezi

13 Ocak 2018, Cumartesi

Püren Mutlutürk Meral