
20 Kasım Perşembe, Son güncelleme 12.35
Anahtar Sözcükler
İlgili Bianet Haberleri
İlgili Dış Bağlantılar
Haberler
Gündemdekiler
"Ergenekon" operasyonu çevresinde süregiden iktidar çatışmasının, bu hesaplaşmanın iki ucunda yer alanların hesabına gelmeyen üçüncü bir tarafı var: Emeğin, ezilenlerin, yoksulların, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, gençlerin kutbu.
Radikal 2 - İstanbul
28 Temmuz 2008, Pazartesi
“Bu ‘kansız’ bir iç savaş…Ya bizdensiniz, ya onlardan!”
“Ergenekon” koğuşturması/hesaplaşması
süregidiyor. Dünün hikmetinden sual olunmaz ordu komutanları
kekeleyerek mağdurun söylemini keşfeder, hapishaneden uçurdukları
pusulalarla “adalet” aranırken, düne kadar kudret sahiplerinin
zulmünden korunacak sığınak arayanlar, bugün mağrur paşaların
dilini ödünç almaktan alıkoyamıyor kendilerini.
Bu, boyun eğdirdiklerinden daha yüksek bir kültüre sahip olmayan fatihlerin kaçınılmaz kaderi: Yenen, yenilenin kültürünü devralır!
Gerçi, “iç savaş” mecazı yaşadığımız hercümerci sözcüğün geniş anlamında karşılar belki. Ama o kadar… Ne yazık ki, bu, “kansız” değil, Türkiye'nin bütün fay hatlarını kırarak, Kürt savaşının, Sivas katliamının, Gazi Mahallesi katliamının, Hizbullah’ın seri cinayetlerin, yargısız infazların, cezaevlerindeki kıyamın, rahiplere, Hrant Dink’e Danıştay yargıçlarına yönelik suikastlerin içinden bata çıka giden, insani, toplumsal, politik, maddi ve kültürel bedelini çok pahalıya ödediğimiz bir savaş…
Araya savcıların, yargıçların
girmesi şaşırtmasın, bu “başka araçlarla süren” bir iktidar
çatışması. Bir yanda, Soğuk Savaş sonrasında uluslararası sistem
yeniden dizilirken küresel piyasada rekabet avantajını Avrupa Birliği
ile bütünleşmekte gören büyük sermayeyle “Anadolu Kaplanları”nın
AKP ekseninde oluşturdukları bir gözü Orta Doğu’da bölgesel
nüfuz peşinde çelişkili ittifak var. Öte yanda gücünü üretimdeki
yeri ve rolünden çok, devletin göreli özerkliğinin kendilerine
tanıdığı hareket kabiliyetinden ve askerin politik nüfuzunu çekip
çevirmekten alan, Türkiye'nin geleceğini “Avrasya”nın yeniden
şekillenişi içerisinde konumlandırmaya çalışan karmaşık bir
başka ağ. Bugün kısaca “Ergenekon” denilen bu yapının ufkunda
politikleşmiş-askeri manipülasyonlarla iktisadi, toplumsal yapıları
denetim altına alarak Türkiye'yi Çin ve Rusya arasında şekilleneceği
varsayılan “Avrasya”ya yönlendirmek var(dı).
Birincisi ister istemez “demokratik”,
ikincisi ise “otoriter” kapitalist rejimlere meyleden bu iktidar
çatışmasının iki ucunda yer alanlar, yedeklemeye, yedekleyemedikleri
nispette görmezden gelmeye, görmezden gelmeleri güçleştikçe sözcülerini
itibardan düşürmeye çalışsalar da hesaplaşmanın, onların hesabına
gelmeyen üçüncü bir tarafı var: Emeğin, ezilenlerin, yoksulların,
Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, gençlerin kutbu. 1 Mayıs’ta
Taksim’e yürüyenler, SSGSS yasa tasarısına karşı karşı ayağa
kalkanlar, çevresel yıkıma, kentsel dönüşüm haydutluğuna meydan
okuyanlar, nükleer santrallere, siyanürlü altın madenciliğine direnenler,
barış ve halkların kardeşliği için on yıllardır mücdele edenler
bu kampta. Kapitalizm zeminindeki bu çatışmada taraflaşmak onların
politik ve toplumsal konumlarını geliştirmeye olanak vermiyor,
o nedenle onlar topluma bu çatışmanın taraflarının arkasından
değil kendi kürsülerinden seslenme çabasında.
Elbette, seçilmiş bir hükümeti,
seçimler yoluyla alaşağı etme kapısı siyaseten ve hukuken açık
olduğu halde gözlerimizin önünde darbeyle devirmeye kalkışan,
bunun için tedhişe, cinayete, sabotaja girişen “Ergenekon” çetesi
cezasını çekecek. Elbette “sol” herkes için olduğu gibi onlar
için de adil yargılamanın garanti edilmesini isteyecek, ama hak ettikleri
gibi cezalandırılmaları için... İçine düştükleri açmazdan
onları nasıl çıkaracağını avukatları Deniz Baykal düşünsün!
Apaçık ki, “Ergenekon”u
bugünkü çöküşe sürükleyen “ihbar” ve “iftiralar” değil
Yaşar Büyükanıt ile Tayyip Erdoğan arasında oluşturulan 5 Mayıs
2007 “Dolmabahçe Mutabakatı”ndan sonra Silahlı Kuvvetlerin “Avrasyacılar”a
verdiği taktik desteği geri çekmesiydi. Türkiye’nin en küresel
kurumu olan ordu AKP’nin liberal müttefiklerinin de –tıpkı proto-faşist
karşıtları gibi- sık sık ve temelsizce ileri sürdükleri şekilde
politik hayata kendi doğasında içkin olan bir AB karşıtlığı
refleksiyle müdahale etmiyordu. Onları kurumsal olarak harekete
sevkeden, Irak Savaşı’nın ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin
"toprak bütünlüğü"nün tehdit altına girdiği algısıydı.
Silahlı Kuvvetlerin genel
hattına yön veren Milli Güvenlik Siyaset belgesi -Kasım 1997’de
Hürriyet’in ortaya attığı ve hiç yalanlanmayan ve daha sonra
aynı istikamette güncellenen o “belge”- başka şeylerin yanı
sıra, şu stratejik hedefleri ileri sürüyordu:
•Türkiye'nin Batı'ya dönük yüzünde hiçbir değişikliğe gidilmemelidir.
•Türkiye'nin AB'ye tam üyelik konusundaki hedefi korunmalıdır. Ancak bazı Avrupa ülkelerinin bu konudaki olumsuz tutumları göz ardı edilmemelidir.
•Türkiye'nin dünya ile bütünleşmesine yönelik, özelleştirme de dahil ekonomik çabalar artırılmalıdır.
Silahlı Kuvvetlerin “Batı”
ile asıl çelişkisi, Irak Savaşı’ndan sonra ve Amerika Birleşik
Devletleri ile ilişkilerinde baş gösterdi. Irak Savaşı’na dahil
olamayarak Kuzey Irak’ta inisiyatifi elden kaçıran, inisiyatifi
geri kazanma girişimleri “çuval” operasyonu ile boşa çıkarılan
Silahlı Kuvvetler 2002’den başlayarak elindeki bütün politik gücü
ABD’ye karşı seferber etti. Memleketi bir uçtan ötekine kateden
ABD düşmanı “milliyetçi” psikolojik harekat eşliğinde Irak’a
"sınır ötesi operasyon" hakkını Washington’dan
"söke söke" aldı. Ama karşılığında “sivil inisiyatifleri”
de içeren, AKP’nin gözetiminde sürecek, İslam kardeşliğiyle
bezeli, Kuzey Irak- Güneydoğu Anadolu eksenli yeni bir Kürt politikasını
kabullendi. “Sınır ötesi" hava operasyonlarını içeride
AKP'nin "İslami operasyonları"yla bütünlemesi gerektiğine
karar verdi: PKK’dense AKP’ye "evet" demeyi seçti.
Bu, ordunun himayesindeki “ulusalcı
kampanya”nın da sonu oldu. İçeride estirilen "ABD düşmanlığı"
havasına eşlik eden "milliyetçi kışkırtma"lar, bu kışkırtmalar"
için gereken "yıkıcı örgütlenmeler", bu “yıkıcı
örgütlerin” giriştikleri -sonuncusu Hrant Dink'in katli olan- suikast,
sabotaj ve cinayetler, bu amaçla istihdam edilen STK'ler, partiler
ve medyayla ilişkiler, emekli personelden alınan hizmetler ve benzerlerine
artık gerek kalmamıştı. Susurluk sürecinde "Kürt milliyetçileri"ni
bertaraf etmek için kullanılanların yaptıkları gibi "iplerini
koparıp" kanserleşmelerinin sona erdirilmesinde fayda görüldü:
"Ergenekon Operasyonu"na böylece yol verildi. Ama Org. Büyükanıt
hiç bir politik yüklemi olmayan son açıklamasıyla sınırı
da işaret etmiş oldu: “Suç işleyenler cezasını çekecek. Ama
Silahlı Kuvvetler suç örgütü değildir.” Operasyon Müdafaa Caddesi’ndeki
Arslanlı Kapı’da durdu.
AKP’ye karşı açılan kapatma davasıyla da Silahlı Kuvvetler’in dolaysızca ilgilenmediği CHP lideri Deniz Baykal’ın Genelkurmay’ın AKP’nin türbanı serbest bırakma girişimi karşısındaki sessizliğine tepkisinden kolayca anlaşılabilir: "Elde bir tek yargı kaldı". Nitekim “yargı” Silahlı Kuvvetleri ileri itmek güdüsüyle umutsuzca sonuncu hamlesini yaptı. Bu hamlenin giderek değişmeye başlayan politik-askeri güç dengesi bağlamında başlangıçtaki gücünü koruyabileceği oldukça su götürür.
Tanrı yoksul kulunu sevindirmek isterse eşeğini önce kaybettirir, sonra buldururmuş. Bütün bu “Ergenekon” çemberi kendi üstüne kapanırken, milletçe “askeri vesayet” rejimimize yeniden kavuşuyoruz: Tanrının hakkı tarikata, Tayyip’in hakkı Tayyip’e, ordunun hakkı orduya. Militarist hotzotçuluğun, iktidar savaşında kendini “galip” sayanların diline neden bu kadar hızla sirayet ettiğini anlamak daha kolay olabilir şimdi.
Askeri vesayetin ihyası hamlelerine sırtını yaslayarak, askeri darbe bastırıyorum havasına kapılmak, eksantrik bir suç örgütü derekesine düşmüş olan “Ergenekon”un adli koğuşturmaya uğramasını şiddetlenen bir “iç savaş”, ve hükümetin “ordumuza laf ettirmeyiz” beyanlarını Ankara kapılarına asılmış bir “No Pasaran” pankartı olarak okuyabilmek epeyce yetenek ve hayal gücü istiyor gerçekten.
İnsanlar hem “sol”da yer
tutmak hem de yeni iktidar bloku içinde bir yer edinmek, politik geleceklerini
bu yeni muhafazakar-liberal hegemonya alanında inşa etmek, önümüzdeki
seçimlerde AKP dalgası üstünde yükselmeye devam etmek uğruna
bu fantezileri teori katına yükseltebilirler. Ne yazık ki, bu kurmaca
teori emekçilerin ve ezilenlerin acil talepleriyle ilişkilendirilmek
için ne zaman “biber gazı”yla test edilse fos çıkıyor.
Üçüncü bir kutba işte
tam da bunun için ihtiyaç var: Sırf varolan askeri vesayet
rejimini sürdürebilmek adına bütün bu “Ergenekon” faciasını
milletin başına musallat eden asıl failleri, yani son 10 yıl boyunca
boyunca, ellerindeki gücü kötüye kullanarak, görevlerini savsaklayarak
binlerce insanın hayatının sönmesine, sonsuz büyüklükte maddi
ve manevi kaynak ve enerjinin israf edilmesine yol açan bütün askeri
ve politik kudret sahiplerini yargıç önüne dikmek için.
Bunu ancak hiçbir hükümetin sorumululuğuna ortak olmamış olanlar, Siyasi İslamın da “Ergenekon” milliyetçiliğinin de zulmüne hoşgörüsü olmayanlar, bir Sosyal Cumhuriyet talebiyle mücadele edenler yapabilir. Böyle bir kutup var! (EK)
| Ana Sayfa |
Yazarlar | Arşiv-Arama | Bilgi-Belge
| Çocuk Sitesi | BİAMag |
Kadının Penceresi | News in English Haber Listesi | Galeriler | Linkler | Künye | BİA Kitaplığı | BİA Hakkında Bu web sitesi IPS İletişim Vakfınca İsveç Uluslararası Kalkınma Ajansı (SIDA) desteğiyle yürütülen, "Haklar İçin Habercilik, Haberciler İçin Özgürlük" -kısa adıyla BİA3 - projesi kapsamında yayınlanmaktadır. Web sitesinin yeniden düzenlenmesi masraflarına Uluslararası İfade Özgürlüğü Değişimi (IFEX) de katkıda bulunmuştur. Bu web sitesinin içeriği yalnızca IPS İletişim Vakfı'nın sorumluluğundadır ve hiçbir biçimde SIDA'nın tutumunu yansıtmamaktadır. |