Kadın Her Yerde "Zenci"

Venedik Film Festivali'nde İnsan Hakları Film Ağı ödülünü kazanmış olan "The Rape of Recy Taylor"ın yönetmeni Buirski filmini sesini duyuramayan sayısız kadına ithaf etmiş.

Belgeselin başında siyah bir kadını kırlık bir mıntıkadaki ıssız bir yolda bir şeylerden kaçarken izliyoruz. Sık sık arkasına bakarak sendeler, peşine düşenlerden korku içinde uzaklaşmaya çalışmakta olduğu bellidir. Yalnızdır, savunmasız ve çaresizdir, başına gelebileceklerin tasası yüzündeki ifadede açıkça görülmektedir.

Mevzubahis sahne perdeye birçok kez yansır, çünkü konumuz 1944 yılında Alabama'da 7 beyaz erkek tarafından tecavüze uğramış Recy Taylor'ın acı hikâyesidir. Görüntülerin kahramanımızla birebir ilintili olmayan siyah-beyaz kurmaca bir filmden alınmış olması kadının yaşadığı umutsuzluğu iliklerimizde hissetmemize kesinlikle engel değil.

Saldırganların kendilerini veya tecavüzü görmesek de fiilin vahşetini, kadın yönetmen Nancy Buirski'nin müzik ve alacakaranlıktaki kasvetli ağaç silüetleriyle desteklediği atmosfer sayesinde hemen hissediyoruz ve ağır duygu seyirciyi filmden sonra bile terketmiyor.

Dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali'nde İnsan Hakları Film Ağı ödülünü kazanmış olan etkileyici The Rape of Recy Taylor (Recy Taylor'ın Tecavüzü), akabinde New York, Woodstock ve Chicago Film festivallerinde yer aldı, 27 Ekim'de FilmColumbia'da gösterilecek.

Suçlarının ortaya çıkıp cezalandırılma ihtimalinin zayıf olduğunu bilen erkeklerin kurbanı olarak kadın tüm gezegende tecavüze uğramaya devam ediyor; erkeğin emrine amade bir "mal" olarak görülen kadınlar "zenci" (negro) kimliği yüzünden eşit haklara sahip olmayan Recy Taylor'ın hikâyesinde cisimleşiyor.  

Erkeğin kaba kuvveti

Tecavüzün vuku bulduğu Abbeville'in beyaz ve erkek egemen bir kasaba olması şaşırtıcı sayılmaz; kölelik dönemi sona ermiş olsa da siyah kadınlar erkeklerin yabani arzularını hoyratça tatmin etmesi beklenen "varlıklar" olmayı sürdürmektedir.

Recy evli ve çocuklu bir ev kadınıdır, o akşam kiliseden eve dönmektedir. Kadınların hangi saatte, hangi yollardan geçeceği de risklere göre düzenlenmek zorunda olduğu için yanında ona eşlik edenlere rağmen kasabalı gençler hedeflerine silah zoruyla ulaşmaya endekslidir.

Tecavüz sonrası kurbana yönelik suçlama gecikmez, çekici genç bir kadın olan Recy'nin fahişelik yaptığı, sekse rıza gösterdiği ve karşılığında para aldığı iddia edilir. Başının daha fazla belaya girmemesi için kadının susması adettendir, oysa cesur Recy suçu anında ihbar eder, bazılarınca istenmese de dava açılır.

Recy'nin bedeni bir daha çocuk sahibi olamayacak kadar hırpalanmıştır.

Deliye dönmüş babası kendilerine yönelik tehditler ayyuka çıkınca evin önünde silahıyla uzun bir dönem nöbet tutar. İntikam alması işten bile değildir fakat öldürüldüğü takdirde ailesini koruyacak kimse yoktur.

Adalet sistemi ise zaten beyazların elindedir ve kasabada bu mesele hakkında konuşulmaması hatta mevzunun unutturulması tercih edilir.

Rosa Parks araya girince

ABD'de siyahlara yönelik ayrımcılığa karşı mücadele etmiş, toplu ulaşım aracı otobüslerde beyazlara ayrılmış koltuklara oturmasıyla hatırlanan Rosa Parks'ın Recy'nin davasına ilgi göstermesi tecavüzün tüm ülkede geniş kitleler tarafından duyulmasına sebep olur.

Ne de olsa yerel siyah basının aksine anaakım medya bu tip hadiseleri görmezlikten gelmeyi yeğlemektedir. Oysa beyaz bir kadının tecavüze uğraması toplumda infiale yol açar, tetikte bekleyen linç güdüleri anında alevlenir.

Kasabanın güvenlik amiri, şerif Lewey Corbitt Rosa Parks'a engel olmaya çalışanların başındadır.

Zaten tüm çabalara karşı beyaz gençler bir türlü ceza almaz, çoğu aileleri tarafından askere yazdırılarak varlıkları unutturulmaya çalışılır.

Fakat dava ulusal bir mesele haline gelir, siyah kadınların haklarına sahip olma yolunda örgütlenerek mücadelede aktif rol aldıkları dinamiklerden biri haline gelir.

Filmde suçluların tümünün ağır bedeller ödeyerek öldüğünü belirtiyor kahramanımızın kızkardeşi; oysa tekerlekli sandalyede karşımıza çıkmasına rağmen 1919 doğumlu Recy en azından film çekimi sona erinceye kadar hayatta dimdik kalmayı başarmıştı. Suçun işlenmesinden 67 sene sonra Alabamalı hukukçuların kendisinden özür dilemelerine bile şahit olmasına ne demeli!

Sesini duyuramayanlara

Konuya hassasiyetle eğilen yönetmen Buirski filmini sesini duyuramayan sayısız kadına ithaf etmiş. Günümüzde bile Amerika Birleşik Devletleri'nde kadın olmak ve bilhassa siyah olmak ayrımcılığa ve haksızlığa yol açabiliyor. "Hapse atılan siyah bir kadının başına neler geleceği hiç belli olmaz!"

2017 yılının küresel çaptaki Kadın Yürüyüşü'nün motivasyonlarından biri de buydu ve mücadelenin daima başında yer alan kadınlara selam çakıyordu.

Meselenin küreselliğinin yanında millî boyutunu da unutmamak lazım, kadına yönelik şiddet, tecavüz ve cinayetlerin ardı arkası kesilmiyor ne de olsa. Pippa Bacca gelinlik giydiği için milletçe utanıp İtalya'dan özür dilemek üzere sıraya girilmesi ne kadar da patetikti!

Film Danielle L. Mcguire'ın At The Dark End of the Street (Sokağın Karanlık Ucunda) adlı kitabından esinlenmiş. Buirski haksızlıkların sona ermesi için bazı şeylerin tekrar tekrar irdelenmesi gerektiğine, ses vermenin, ısrar etmenin önemine vurgu yapıyor.

Popüler medyatik tavırlardan gayet uzak, mümkün olduğunca dingin belgeselde Randall Poster'ın müzik danışmanlığı kesinlikle bir artı. Dinah Washington'dan This Bitter Earth minimalist bir remiksle sık sık duygularımıza derinden dokunuyor, Rhiannon Giddens'ın We Rise'ı ise seyirciyi isyana ve direnişe sevk ediyor. (MT/YY)


İstanbul - BİA Haber Merkezi

21 Ekim 2017, Cumartesi

Murat Türker