Yazmak, Sadece Yazmak İçindi

Fanus; karanlık ve aydınlığın bir arada olduğu, iyilik ve kötülüğün aynı anda yürüdüğü, oturduğu, uyuduğu yerdi.

Son günlerin çok satan kitaplarından biri; "Çavdar Tarlasındaki Çocuklar"ın yazarı J. D. Salinger'in hayatının bir kısmının anlatıldığı "Çavdar Tarlasındaki Asi" filminden çıktığımdan beri kendi kendime tekrar ediyordum.

Aslolan neydi sahi!

- Yazmak mı?

- Yayınlatmak mı?

Film, kısa öykülerini yayınlatmak isteyen Salinger'in yayınlatma tutkusuyla başlayıp daha sonra yayınlatmayı istememe tutkusuyla devam ediyor.

Bir yazar adayı için aslolan yazmak mıdır?

Yoksa yayınlatmak mı?

Sorunun cevabı filmde genç yazar adayının hocası Whit Burnett (Kevin Spacey) tarafından başka bir soruyla en vurucu halini alıyordu:

“Hiçbir zaman yayınlanmayacağını bilsen yazar mısın?”

Kime soruyordu, peki?

Bordo koltukta oturan sırt çantalı kadının karalama defterinde yazılmış olanların şuracıkta ortalığa dökülecek olmasının sorgulandığı bir an mıydı yoksa!

Tam olarak böyle bir şey değildi tabii ki.

Genç yazar adayı Salinger'in önüne konulan sorunun cevabı,  "Kendi sesini bul" diyen hocasının yine kendisini ittiği yoldaydı.

Şablon bir ifadedir bilinir; “Herkesin bir öyküsü vardır” denir ya! Önemli olan herkesleşmeden anlatabilmek. 29 harf ve bilindik kelimelerle, yeni, aslında yeniden de öte,  "ait olan" bir şeyler yazmak:

"Kendini yaz”

Ne ara geçiyorum bilmiyorum. Birden birçok bedende simgeleşen Sylvia Plath'ı görüyorum. Yazdığı şiirleri dergilerde yayınlatmak için uğraşan tutkulu bir kadın, şair, yazar...

J. D. Salinger'in yayınlatma tutkusuyla başlayıp yayınlanmayı istememe tutkusuyla devam ettirdiği yazma serüveninden,

Sylva Plath'ın Fanus'una; içinde kaybolmayı istedikleri yazma dünyaları...

Kimse bilmeden aslında herkesin bildiği!

Yazdıkları yaşadıklarının neresiydi?

Biri ölüme seslenerek "Ölmek bir sanattır",

Diğeri yaşayan kaybolmuş hayata seslenerek; "sorun da buydu işte. Asla güzel ve huzurlu bir yer bulamıyordunuz, çünkü böyle bir yer yoktu”.

Fanus; karanlık ve aydınlığın bir arada olduğu, iyilik ve kötülüğün aynı anda yürüdüğü, oturduğu, uyuduğu yerdi.

Yazmak için mi yazıyorlardı? Yoksa yayınlatmak için mi? Daha iyi bildikleri ne vardı ki?

Hepsi yazmak içindi.

Sırt çantalı bordo koltukta oturan da dahil yazmayı istemekle başlayan, kaybetmeyi ve vazgeçmeyi göze alarak devam eden sürece yazmak deniliyor.

Soru, olanca çıplak hâliyle orta yerde duruyor: “Yazdıkların hiç yayınlanmayacak olsa da yazar mısın?"

Kimse için hiçbir önemi olmayacak olsa da, tabakta duran dört elma dilimi ve bir kaç üzüm tanesinin öyküsünü yazar mısın?

Film bitti işte...

Dışardayım...

İstiklal Caddesi yazdan kalma sıcak bir akşamı ağırlıyor. Henüz çok geç değil. Belki biraz yürüyüp köşedeki kitapçıya uğrarım. Yeni yayınlanan kitaplara göz atmak için... (GB/AS)


İstanbul - BİA Haber Merkezi

14 Ekim 2017, Cumartesi

Gökçe Bilgin