Namus Cinayetlerine Bakmak

Namus cinayetlerinin gelenek ile ilişkilendirilerek temsil edilmesi, gelenek üzerinden tartışılması, başta Kürt kadınları olmak üzere Türkiye’deki kadınlara karşı devlet şiddetini ve kadına karşı şiddette devlet ortaklığını görünmez kılar.

In The Morning filminden...

Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Forumu’nun Women’s Voices Now (Kadınların Sesleri Şimdi) ile birlikte düzenlediği “Türkiye Kadınlarının Sesleri: Namusu Yeniden Tanımlamak ve Türkiye Devleti’nden Adalet Talebinde Bulunmak” başlıklı mini konferans geçtiğimiz cumartesi günü Karaköy’deki Minerva Han’da gerçekleşti.

İki belgesel film gösterimiyle başlayan etkinlik, Ayşe Gül Altınay, Meltem Ahıska ve Maside Ocak’ın konuşmacı oldukları bir söyleşi ve söyleşinin ardından dinleyicilerin soru ve yorumlarıyla katıldıkları bir tartışmayla devam etti.

Namus adına işlenen cinayetlerin ve Cumartesi Anneleri’nin konuşulduğu etkinlikte öne çıkan başlıca meseleler, kadınların insan haklarının ihlalleri, bu ihlallere farklı biçim ve derecelerde maruz kalan kadınların çeşitli mecralarda nasıl temsil edildikleri ve bu alanda sürdürülen bireysel ve toplumsal adalet mücadeleleriydi.

Bu yazıda esas olarak, konferansın başında gösterilen kısa filmlerin birinden ve onun üzerine yapılan tartışmalardan yola çıkıp, namus cinayetlerinin gelenek ile ilişkilendirilerek temsil edilmesini sorunsallaştırarak, artık bir klişe haline gelmiş böylesi bir temsilin kadınlar ve kadınların şiddete karşı sürdürdükleri mücadeleler için oldukça sorunlu etkilerine odaklanacağım.

Hemen belirtmekte fayda var ki, burada klişe derken amaç bu temsillerin sıradanlaşmışlığını önemsizleştirmek değil, aksine, yazıda da görüleceği üzere, bu sıradanlığın sorunlarına ve tehlikelerine dikkat çekmek.

Konferans, 2003 yılında dayısının oğlu tarafından tecavüze uğrayıp hamile kaldığı için o zaman 13 yaşında olan erkek kardeşi tarafından öldürülen Kadriye Demirel’in anısına çekilen, aralarında Sundance ve Tribeca film festivalleri olmak üzere çeşitli festivallere katılmış ve dokuz festival ödülü ile en iyi öyküsel kısa film ödülünü kazanmış “In the Morning” (Sabahleyin) filminin gösterimiyle başladı.

ABD kongresi üyeleri için de özel bir gösterimin yapıldığı ve Women’s Voices Now’un “Ortadoğu’da kadın meseleleriyle ilgili farkındalığı artırmak için çıktıkları küresel tur” boyunca gösterilen film, çeşitli platformlarda büyük bir beğeni ve övgü toplamış.

Filmin başından sonuna kadar – birkaç saniye boyunca mırıldandığı bir melodi dışında – sesini hiç duymadığımız filmin tek kadın karakteri olan genç kadın, filmde, özellikle de panelin başlığıyla birlikte düşündüğümüzde oldukça ironik görülebilecek bir biçimde temsil ediliyor. Filmin kurgusu içinde estetikleştirilerek ve adeta erotikleştirilerek verilen tecavüz sahnesinin, ailenin erkek fertlerinin sonu cinayet kararına varacak konuşmalarıyla iç içe geçirilerek verildiği filmde, birçok klişe birbiri ardı sıra çıkıyor karşımıza.

Meltem Ahıska’nın sözleriyle, “Baran isminden bir Kürt aile olduğunu anladığımız” ve “onun karanlık yüzünü ve arkasından gelen namus cinayetini gördüğümüz” oldukça sorunlu bir arka arkaya getirme biçimi hakim filmin kurgusuna.

Film boyunca gördüğümüz ve aşağıda ürettiği etkileri kısaca tartışacağım klişelerden en göze çarpanı, filmdeki kadının yaşadığı şiddetin –filmde tecavüzün sorunsallaştırılmadığını, yalnızca “sebebi” olduğu cinayete odaklanıldığını görüyoruz– tarihsel toplumsal eşitsizliklerinden ve hakim iktidar ilişkilerinden bağımsızmışçasına gelenek üzerinden ifadesini bularak kültürel bir olguya indirgenmesi. Dicle Koğacıoğlu’nun 2009 yılında Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar dergisinde yayımlanan “Gelenek Söylemleri ve İktidarın Doğallaşması: Namus Cinayetleri Örneği” başlıklı makalesinde de tartıştığı gibi, bu bir yandan “tahakküm ilişkilerinin doğallaş[masına]” (s. 113) hizmet ederken, diğer yandan da “değişmez ve tek başına bu denli şiddete yol açabile[n]” (s. 93) bir kategori ve şiddeti doğuran, yönlendiren ve gerçekleştiren bir sembole, bir araca dönüşüyor.

Film, aynı zamanda, öznelliklerinin tümüyle gelenek tarafından belirlendiği, etkinliklerinin ise buna bağlı olarak etkisizleştirildiği, silindiği ve hep aynı kalan, her şeye gücü yeten gelenek karşısında aciz, sessiz ve eylemsiz bir kadın figürü çıkarıyor ortaya.

Böylesi bir temsil, bir yandan “gelişme paradigması” etrafında şekillenen ve gelenek, az gelişmişlik ve şiddet arasında sıkı bir bağ kuran ve namus cinayetlerini Kürt coğrafyasına konumlandıran tanıdık algıları yeniden üretirken, diğer yandan da yaşanan şiddetler karşısında sürdürülen ve/veya sürdürülme imkanı bulunan mücadele biçimlerini de – bu şiddet biçimleri arasında istemeden de olsa bir hiyerarşi kurup bazılarının üstünü örtüp bazılarını daha az önemli göstererek – görünmez kılıyor.

Diğer bir deyişle, film, Nükhet Sirman’ın 2007 yılında Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar dergisinde yayımlanan “Kürtlerle Dans” adlı makalesinde Sıla dizisinden yola çıkarak tartıştığı gibi, Türk dizilerinde Kürtlüğün gelenek üzerinden kurulması ve buna koşut olarak adeta dehşet uyandıran bir geri kalmışlıkla temsil edilmesine benzer bir biçimde, cinayet gibi kadına yönelik şiddetin uç noktası olarak görülen bir biçimini, “daha az gelişmiş, daha az medenileşmiş” toplulukların bazı şiddet biçimlerine daha meyilli olduklarını ifade edecek şekilde, gelenekleriyle geri kalmış olarak temsil ettiği, Türkiye’de yaşayan Kürtlere atfediyor. Bunu yaparken de, yine Ahıska’nın ifadesiyle, “kadının hayatını, arzularını, neler yapmak istediğini, neler yapmak isteyebileceğini ve tabii varoluşunu inkar ediyor, tüm bunları adeta yok sayıyor.” Böylesi bir yok sayma, bir yandan kadınların şiddet karşısında gösterdikleri eylemlilik halini ve yaşadıkları şiddet karşısında geliştirdikleri güçlenme yollarını görmezden gelirken, diğer yandan ise zihinlerde köklü bir biçimde yer etmiş belli başlı klişeleşmiş temsilleri yeniden üretmiş oluyor.

Konferansta da tartışıldığı üzere, Türkiye özelinde baktığımızda açıkça gördüğümüz durum, kadına yönelik erkek şiddetinin Türkiye’deki feministlerin ve kadın hareketlerinin en önemli mücadele alanlarının başında geldiği ve bu alanda verilen mücadelenin hiç de küçümsenemeyecek somut sonuçları olduğu.

1980’lerden bu yana Türkiye’de etkin ve güçlü olan kadın hareketleri, hem sivil toplum alanında hem de akademik alanda ürettikleri bilgiyle kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet konularında kamuoyunda kayda değer bir farkındalık yarattı ve bu meselelerin hiç de öyle sanıldığı, anaakım medyada ve kamuoyunda yansıtıldığı gibi münferit olaylar olmadığını, aksine tarihselliği olan ve kelimenin en gerçek anlamıyla politik meseleler olduğunu gösterdi. Bunu yaparken hem 2000’li yıllarda Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliklerde etkin bir rol oynadı, hem de toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin toplumsal ve siyasal dinamiklerini, sebep ve sonuçlarını, siyasallığının altını çizerek gözlerimizin önüne serdi.

Feministlerin ve kadın hareketlerinin son yıllarda takip ettikleri ve üzerinden politik söz söyledikleri kadın cinayeti ve cinsel saldırı davalarındaki müdahillik talepleri, çeşitli mecralarda yaptıkları eylemler ve yayınladıkları bildiriler ve özellikle de kadınların öznelliklerine ve eylemliliklerine yaptıkları vurgu, hem kurumsal düzeydeki normları hem de toplumda varolan kadın haklarına ve kadına yönelik şiddete dair algıyı ve yaklaşımı nispeten de olsa değiştirdi.

Tüm bunları birlikte düşündüğümüzde, klişeler, tıpkı Hafıza Merkezi’nin zorla kaybetmelerle ilgili bu yıl yayımladığı “Konuşulmayan Gerçek” başlıklı raporunda söylendiği gibi, “adeta gerçeğe karşı bir zırh kuşanmayı sağlar” (s. 71). Dilimizi, aklımızı sarıp sarmalayan ve çoğu zaman kolayca başvurulan hazır cevaplar, tıpkı yukarıda bahsedilen filmde olduğu gibi, bir yandan toplumsal cinsiyeti merkezine alan etnik/ırksal, dini, kültürel vb. ayrımcılıklar üretirken, diğer yandan da, Ayşe Gül Altınay’ın da söyleşide vurguladığı gibi, kadına yönelik şiddet konusunda sürdürülen adalet mücadelelerini ve taleplerini çokça görünmez kılar, kadınları da sessiz, soluksuz ve hareketsiz bırakır.

Hak ihlallerine karşı yapılan bireysel ve toplumsal mücadelelerin farkında olmanın bize müdahale alanlarımız ile ilgili olarak yol göstermek konusunda önemli bir araç olduğunu düşünecek olursak, klişelerin, ürettikleri ayrımcılıkların yanısıra, toplumsal meseleleri ve eşitsizlikleri anlama ve bunlara yönelik geliştireceğimiz mücadele ve çözüm yöntemlerinin önünde ciddi bir engel oluşturacağını aklımızda tutmamızda fayda var. Namus cinayetlerinin gelenek ile ilişkilendirilerek temsil edilmesi ve gelenek üzerinden konuşulup tartışılması, devlet iktidarını adeta dondurulan bir toplumsallıktan soyutlayarak, başta Kürt kadınları olmak üzere Türkiye’deki tüm kadınlara karşı devlet şiddetini ve kadına karşı şiddette devlet ortaklığını görünmez kılar.

Gelenek ile namus cinayetleri arasındaki algılardaki o sıkı bağı koparmak, hem Kürt kadınlarının mücadeleleriyle ortaya koydukları, yaşadıkları diğer şiddet biçimlerinin daha da görünür hale gelmesinin önünü açacaktır, hem de namus cinayetlerinin aslında farklı coğrafyalarda yaşayan pek çok kadının hayatına mal olan veya olma riski taşıyan bir eril şiddet olduğunu gözler önüne serecektir. Bu bağlamda, unutmamamızda fayda var ki, neyi nasıl ve hangi kavramlarla konuştuğumuz, anladığımız ve temsil ettiğimiz ile meseleler karşısında hangi soruları sorduğumuzun önemi büyük, hele de kadın-erkek eşitliği konusunda siyasi iradenin açık bir tanım yapmadığı, cinsiyet kotasının adının dahi geçmediği, cinsel yönelim ve kimliklere karşı ayrımcılığın önlenmesine dair tek bir sözün geçmediği, özelikle Kürt kadınlarının yaşadıkları şiddet ve ayrımcılıkta kritik öneme sahip olan anadilinde eğitim ve öğrenim hakkının garantiye alınmadığı, kılık kıyafet konusunda yapılan aslında gecikmiş düzenlemeler dışında kadınların eşitlik, adalet, özgürlük ve barış taleplerine dair herhangi bir düzenlenmenin olmadığı bir demokratikleşme paketiyle karşı karşıya olduğumuz bugünlerde.

Bu yazı vesilesiyle, Türkiye’deki feminist harekete akademi ve aktivizm alanında yaptığı çalışmalarla büyük katkı sağlamış, bize yeni sorular sordurmuş sosyolog Dicle Koğacıoğlu’nu, aramızdan ayrılışının dördüncü yılında, sevgiyle ve büyük bir özlemle anıyorum. Ailesinin sözleriyle, “bu yaz onun eksikliğini daha da fazla hissettik.” (TE/YY)

Not: Çok değerli yorumları ve yazıya sunduğu önemli katkılar için Burak Köse’ye çok teşekkür ederim. Ayrıca yazının ilk haline yaptığı yorumlar için Hayrünnisa Göksel’e ve etkinlikte çektikleri fotoğrafları benimle paylaştıkları için Olcay Özer’e ve Ayşe Yüksel’e teşekkür ederim.

Referanslar:

Koğacıoğlu, Dicle. 2007. “Gelenek Söylemleri ve İktidarın Doğallaşması: Namus Cinayetleri Örneği.” Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar 3: 117-145.

Sirman, Nükhet. 2007. “Kürtlerle Dans.” Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar 2: 119-125.


İstanbul - BİA Haber Merkezi

05 Ekim 2013, Cumartesi

Tuğçe Ellialtı