Çaycı

Hayrandı Zonguldak maden işçilerine: "Adamlar kamyon sırtında geldiler, arı gibi ölümüne çalışıyorlar" derken gözleri dolardı: "Abi tek bir televizyon bile göstermedi onları, adam kurtarma buna derim ben!''

Hastane çadırı hemen yıkıntıların ortasındaki bir düzlüğe kurulmuştu. Hastanede çalışanlar insanüstü bir gayret içindeydi. Çadırdaki cerraha acil bir gereksinimi olup olmadığını sorduğunda sanki bunaltıcı sıcağı işaret eder gibi parmağını yukarı doğru uzatarak "iç çamaşırı demişti, olabildiği kadar iç çamaşırı!"

Çay ocağı hastanenin hemen dışındaydı. Paslanmaz çelikten bir çay ocağı, tüpe bağlanmıştı. Üzerinde iki demlik olurdu hep. Biri bitmeye yakın ikinci demlenir, akşama kadar bu iş sürer giderdi. Yanda bir sandığın üzerinde musluklu bir bidonla sabunluk vardı. Bir havlu asılı olurdu bidonun kulpunda. Birkaç tahta sandalye. Üç sandalyeli kır kahvesi gibi!

Ahbap olmuşlardı çaycıyla. Çay sevdiğini bildiğinden onu görür görmez seslenirdi: "Çay taze, gel bir çay iç abi!" Güzel çay demliyordu. Parayla satmıyordu çayı. Birileri görevlendirmiş olmalıydı. Zaman zaman yorgunluklarına aldırmadan gelenlere yardımcı olmaya çalışan hastane görevlilerine bakar, "iyi akıl etmişler bir hizmetliyi bu işe vermekle" diye düşünürdüm, "çayı da çay ama! Doğru adam seçmişler."

Zayıf kara kuru, kalın bıyıklıydı. Sabırlı, efendi bir adamdı. Çay geç kaldığında çıkışanlara kızmaz, "beş dakika sonra hazır" diye seslenir ya da "hemen geliyor" diyerek koştururdu.

Alışmıştım günlerdir, erkenden kucağında çay paketleri, şeker kutularıyla gelmesine. Yolumu oradan geçirir, o çayı demlerken sohbet ederdik. "Biz baştan çok başıbozuk oluyoruz ama, sonra toparlanıyoruz" derdi. Hayrandı Zonguldak maden işçilerine: "Adamlar kamyon sırtında geldiler, arı gibi ölümüne çalışıyorlar" derken gözleri dolardı: "Abi tek bir televizyon bile göstermedi onları, adam kurtarma buna derim ben! Elimden gelse bir çay ocağı da onlara açarım. Ama bir yerde durmuyorlar ki, burayı bitirip oraya koşuyorlar."

Günler geçti. Neredeyse bir aya yakın olmuştu. Bir sabah çayımı içerken, "Abi helalleşelim" dedi "Abbas yolcu!"

- "Ne yolcusu, burada görevli değil misin?"

- "Değilim"

Şaşkınlıkla bakakalmıştım:

- "Nasıl değilsin?"

- "Ben İstanbul'da bakkalım abi!"

- "Ya çay ocağı?"

- "Sorma abi, ben burada misafirdim, deprem oldu, çok şükür bize bir şey olmadı, attık kendimizi dışarı... Bir hemşire kız kapmış çocuğunu koşmuş sokağa. Tanıyorum, bizim komşu. Herkes şaşkın, ne olduğunu anlamış bile değil. Ben cebimden iğne ile ilacı çıkardım. 'Hemşire Hanım, şu iğnemi yapar mısın' dedim. 'Olur abi' dedi... Taşların üzerine uzandım. Çantasından kolonyalı mendil çıkarıp, çocuğunu koltuk altına kıstırıp, yaptı iğnemi. Bir utandım, bir utandım ki! "

Sandalyeye tekrar oturdum. Anlatmayı sürdürüyordu:

- "Ben bunlara nasıl yardım ederim dedim. Çay aklıma geldi. Gençliğimde ocakçılık yapardım. Bunları sağdan soldan buldum. Çayı, şekeri de idare ettik işte. Şimdi işler oldukça düzeldi. Çoluk çocuk da ekmek bekler. Dönelim işimizin başına."

Sarılıp vedalaştık. Köşeyi dönerken, dönüp ele salladım bir kez daha. İçerden seslendiler:

- "Çaylar nerede kaldı?"

- "Geliyor abi!" (ÇG/MS/YY)

Çağatay Güler, Kendini Yazdıran Öyküler (Öykü), Palme Yayıncılık, 2011, 94 Sayfa.

(Yazarının özel izniyle yayınlanmıştır.)


İstanbul - BİA Haber Merkezi

20 Ağustos 2011, Cumartesi

Çağatay Güler