Kaç kişi Uluç gibi " Hastalandığım, çaptan düştüğüm zaman, kaçmak, saklanmak, yalnız kalmak isterim hep" demiyor?
Medya, dört yıl önce trafik kazası sonucu boyundan aşağısı felç olan ve o günden beri tekerlekli sandalye kullanan bir kişinin ötenazi istemesi haberine bütün aktörleriyle birlikte uzun süre dört elle sarıldı.
Her haber, "anlıyoruz tabii bu onurlu ölüm isteğinizi" ile başlayıp, utangaçça, "hadi ama böyle de olsa yaşayabilirsiniz" ile sürüp, "en azından yapmak istediğiniz bir şeyler varsa (yüzmek, resim yapmak vb!) onları yapabilirsiniz, tüm gücümüzle arkanızdayız" sözleriyle "hüzünlü" bir şekilde son buluyordu...
Haberi yapanlar ve takip edenler, sonunun belli olduğuna inandıkları acıklı bir oyunun tüm can alıcı sahnelerinde "ah", "deme", "nasıl olur", "yazık", "haklı tabii" diye mızmızlanıp heyecanlanan ve fakat illa da şükreden seyircileri rolündeydi.
Herkes, sakat kalmanın korkusuyla tüyleri diken diken olmuş vaziyette,"bahtsız resim öğretmeni"nin ibret verici hikâyesinden kendine ders çıkartıyor, ekranda tansiyonu düştüğü için nefessiz kalan ve konuşmakta güçlük çeken adamın ölümü istemesini "anlıyordu".
Anlıyordu, çünkü o b.ktan hayat sahiden de yaşanmazdı...
Ne o öyle tekerlekli sandalyede, her türlü kişisel ihtiyacı için birilerine bağımlı, bazen nefes almakta zorlanan bazen kasılıp sandalyeden düşecek gibi olan, futbol oynayamayan, resim yapamayan, yüzemeyen, koşamayan, prezantabl olmayan, performansı verimsiz, hepsinden önemlisi de kimselere örnek olamayacak kadar ucube hâl!
Kim ölmek istemez ki o durumda?
Yaşamak için jilet gibi bir bedenin yoksa ya da vardı da sakatlanmışsa; intiharsa intihar, ötenaziyse ötenazi, ama ille de ölüm yakışmaz mı?
Yakışır değil mi? Hı? Öyle yaşamaktansa! Kim sınıfta çocuğunun yanında sakat bir çocuk otursun ister?
Kim çocuğunun öğretmeni sakatsa müdüre gidip kazan kaldırmaz? Kim televizyonda program yapan kişinin sakat olmasından rahatsız olmaz? Kim sakat birini işe alır? Kim sakat çocuğu olan aileye evini kiralar? Kim sakat biri kızının-oğlunun sevgilisi olunca sopayı eline almaz?
"Sakat kalacağına keşke ölseydi" sözü hanginize uzak? "Ben olsaydım yaşayamaz, ölürdüm" demeyen var mı?
Karısı sakatlanınca onu terk eden koca haberlerini duyup, "E ne yapsın" demediniz mi hiç? Peki ya Hıncal felç olan bir tanıdığına verdiği, "Ben olsaydım, ayrılmayı hem de hızla düşünürdüm. O genç ve güzel bir kadın. Onu ömür boyu benim hemşireliğime mahkûm etmem haksızlık olurdu" nasihati kaçınıza ters geliyor?
Kaç kişi Uluç gibi " Hastalandığım, çaptan düştüğüm zaman, kaçmak, saklanmak, yalnız kalmak isterim hep" demiyor?
Bu kadar lanetli, bu kadar korkulası, bu kadar çekilmez, bu kadar uzak durulması gereken sözde-insanların sözde-yaşamları malumunuzken; onları ancak ölmek istediklerinde veya rehabilite edilip sizden-eksiklikleri nedeniyle sözde-insan olduklarını kabul ederek tamlığınıza öykündükleri sürece görmeye tahammül edebiliyorken veya para toplama kampanyalarında iyilikseverliğinizi sergileyebilesiniz ve tabii tamlığınız için bir daha bir daha şükredebilesiniz diye fırsat verdikleri ölçüde -ücreti karşılığında tabii- televizyon aracılığıyla ancak aranıza alabiliyorken; işin özü aslında, onların o halleriyle mutlu ve gururlu olabilecekleri aklınızın ucundan dahi geçmezken, nasıl oluyor da sanki onlar için bir şeyler yapıyormuş, sahiden onları düşünüyormuş, sahiden herkes gibi yaşayabilmelerini istiyormuş gibi o -iğrenç- haberleri yapıyor ve izliyorsunuz?
Bu ikiyüzlülüğe iliklerine kadar maruz kalan biz sakatların gözlerinin içine bakarak, değersiz ve çekilmez olduğunu düşündüğünüz yaşamlarımıza sanki önem veriyormuş gibi yapmaya ve buradan bile kendinize şükür malzemesi çıkartıp yaşamlarınızı kutsamaya utanmıyor musunuz?
Ve biz, sakatlar; sözü elinden alınmış, hiçliğe yazgılı, tekinsiz alanların ucube sakinleri... Bu ikiyüzlülüğün farkında mıyız?
Her an ve her ortamda sözü elimize alıp bu ikiyüzlülüğü dillendirip bedenimize/varlığımıza sahip çıkmamız gerekmiyor mu?
İtildiğimiz tekinsiz alandan tekerlekli sandalyelerimizle, bastonlarımızla, eksik uzuvlarımızla, kambur bedenlerimizle çıkıp, gururla ve keyifle dolanmak ve "çok istiyorsanız siz ötenazi yaptırın" demek gerekmiyor mu? (BK/EZÖ)
Bülent Küçükaslan, Engelliler.Biz Platformu

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.
BİZE ULAŞIN